BİR MASAL GİBİ

Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için
hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm..
Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye
acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri
yıpranmış eski bir zarftan başka bir şey yoktu...

Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi
yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu
bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için
zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım.
Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda,
özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael"
diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için
onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak
devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima
seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..

Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun
yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez
hemen telefon idaresini aradım.Görevli kişi, kendisine
bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını
vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat
ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi.
"Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar
Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.."
dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi..
"Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma
"Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum.

"Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden
aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.."
"Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip
ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin
adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş..
Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki oradan
bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim
kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce
yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak
için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı..

Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde"
dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses;
"Evet, Hannah burada yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu
ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için..
Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş
saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl
ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip..
Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi,
"Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle
seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu
meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm
diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha..
"Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz
ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak
sessizlik.. Bir derin nefes daha.." Ve onu hep sevdim.."
İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden..
"Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.."
Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım.

Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız
"Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç
değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim..
Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran
hademe bağırdı.." Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın
cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde
görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten..
Üç kere ben buldum, koridorlarda..

"Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım
tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında
kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi.
Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet
bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş
sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum."
"Hiçbir şey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim.
İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum."
"Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım.
Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi?
Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.."
"Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun
telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım."
Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu
öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup
geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti."
"Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.."

Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı.
Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu..
Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah"
dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini
ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden..
"Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle..
"Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.."
"Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum..
Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael
Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar.
Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı..
"Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması
gereken her şey, er ya da geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır."

***

Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar.
Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim?

Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael
beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık
bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de
lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı..
Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi…

Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan
76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında
keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği
sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı
yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız.

Çeviren: Nuray Bartoschek

 

http://www.negatif.com/foto/595016/" target="_blank">1 (94)http://up.negatif.com/fotolar/965/42965/2065c3503039f0b8b22f4cd609e4e088.jpg"/>>

.

        Bir Kelebeğin Hayat Hikayesi

 

        Bir ilkbahar sabahıydı. Güneş, pırıl pırıl altın ışıklarını yeryüzüne yolluyordu.

        Bu ışınları gören kozalardan o sabah beyaz bir kelebek çıktı. Çok büyük ve tül gibi ince bembeyaz kanatları vardı. Birden kendini bir bahçenin çiçekleri arasında buldu. Önce keşif uçuşuna çıkıp bahçeyi dolaştı. Sonra dinlenmek için kırmızı bir güle kondu.
        Dinlenirken, kanatlarını dikleştirip birleştirmişti. Etrafına baktı. Doyasıya yeşilliğe daldı saatlerce seyretti...

        Dinlenmişti. Şimdi dolaşma vaktiydi, yaşamalıydı, önünde uzun zamanı vardı. Ağaçlara uçtu. Çiçeklere kondu. Mutluydu, özgürdü.     Herkes ona bakıp "ne güzel" diyordu. Akşama kadar çiçekten çiçeğe, daldan dala uçup durdu. Güneş batarken bir garip his kapladı içini, artık öğrenmişti.
        Sadece bir günlük olan ömrü bitmişti. Son bir kez etrafına baktı. Batan güneşe daldı. Ve bir daha hiç uyanmadı...

.

BİR KARDELEN MASALI...

 Bir varmış bir yokmuş, uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış.
Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır,
güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine binbir
renk saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o
mahcup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış.

Doğa ananın da en sevgili yavrusu, her şeylerden sakınıp
gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası. En yakın
arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler,
oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış. Fulyacık
Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden
gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş.

Nergis'te çok güzelmiş ama Fulya'nın saflığına karşı son derece
kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla
arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır,
ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine
tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş.

Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş.
Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş,
kendi duyguları kendi düşünceleri, herkesin, her şeyin üstünde
imiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu
saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş.

Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa
annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık
olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış.
Bu arada aşağılarda, dağların, vadilerin ötesindeki
ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...

Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip
gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni
ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini
kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle
çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınır
en hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler,
onları eğlendirirmiş. Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla
onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçekleri tozlarını alıp
koynunda gizlediği kutusuna atarmış.

Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en
güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder
yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek
tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışıltılı,
binbir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış.

Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola
çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu
hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş. Çünkü koku
yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış.
Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden
ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha
yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce
heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış.

Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki
arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar
atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup
da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin
varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş. Hemen harekete
geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye
başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş.
Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine
yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü
arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı
tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan
dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu
heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...

Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde
duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken
onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal
ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş.
Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendi de şaşırıyor,
Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından
tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak
için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş.

Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da
büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine
dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık
vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş.

Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında
kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele
sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş. Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı
bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş.
Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş
ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş.

Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler,
ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor ona da
rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte
harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş. Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu
bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş.

Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nın
arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği,
beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da
tozlaşma yoluyla vesile olacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer
çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlara da aynı hikayeleri, aynı
şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını
alıp saklıyormuş. Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış.
Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.

Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün
ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi
gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin
ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin
düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya,
istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'le de tanıştırmış. Ama Nergis'in
çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını
düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir
övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki,
o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi
büyülenmiş ve çiçek tozlarının gittiğinin farkına bile varmamış.

Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş.
Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve
pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük
bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi Ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip
getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış.

Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların
açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar
çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş. Fulya, gözyaşları içinde kapılarını
açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok
yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği için
o tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla,
her şeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş.

Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş.
O tozlara kendi mükemmel çiçeğini oluşturmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca
büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış. Nergis ise
olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam
ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı
tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak,
kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem
çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa
serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi
kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan
bozulup küflenmemiş mi?

Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece
ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış.
Yine de büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor,
diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan
büyük bir boşlukla tüm hedef ve amaçları
tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...

Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra
kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nın
büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş.
O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp
solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor
en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini,
hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş.
En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası'nın yanına gelerek, onun vaktinden çok
önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş.

Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen
annesinin kollarında kolayca uyumuş.. Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış.. Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin
tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini
henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu
olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor,
muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş.

Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş. Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından
adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş. Hayatında ilk kez böylesine
güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca
hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki
tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş. Fulya da doğaya böylesine muazzam
güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını
sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.

Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece on duysun istemiş. İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına
KARDELEN demeye başlamış. Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş. Karların ve Karlar
Prensi'nin tek çiçeği ... Kardelenle Karlar prensi birbirlerine
hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile
sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar...

Servet ÖZKÖK

 

.

                          BIR KADER OYKUSU

       Amerikan Adlî Tıp Derneğinin 1994’te San Diego’da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti. 

       ‘Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öykü, sanırız sizleri de hayrete sevk edecektir:

 

       23 Mart 1994’te Ronald Opus’un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı. Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş, hayatı bu kurşunla sona ermişti. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuş bir ağ vardı; ama bu ağın varlığını ne silahı çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açıkçası, kurşun olmasaydı, Opus’un intihar girişimi başarılı olamayacak; zemine çakılmadan, sekizinci kattaki ağa takılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, "Normal olarak," diye devam etti Dr. Mills, "intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır."

       Opus’un dokuz kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm şeklini intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus’un intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vak’ası olduğu düşüncesine itti.        Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki, tetiği çekti; fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus’a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder, fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçlu sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam, cinayetten suçluydu. Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, adam da, karısı da çok şaşırdılar. Çünkü, tetiği çekerken adam da, karısı da silahın dolu olmadığından kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzden adamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kasdı yoktu; silahın dolu olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus’un öldürülmesi bir kaza oluyordu; silah kazara doldurulmuştu.

       Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma temayülünü bilen oğul, annesini cezalandırma kasdıyla, babasının annesini vuracağını umarak, gizlice silahı doldurmuştu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar oğula kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti.

       Tam bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince, geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan bir tartışma yaşamamaları, dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle, oğlun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı. Bu, onu 23 Mart’ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. Ancak, ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus’un hayatı sona ermişti.

         Dosya intihar olarak kapatıldı.

.

BİR HOŞGÖRÜ ÖRNEĞİ

 

11 yaşında bir çocuktu. İlkokulu bitirmiş ve din eğitimi yapan bir müessesenin eleme imtihanını kazanarak kaydını yaptırmıştı.

 İlkokul öğretmeninin ona karşı ayrı bir ilgi ve alâkası vardı . O da öğretmenini seviyordu. Belki de ilk defa öğretmeninin isteğine uymamıştı. Buna uyamamıştı demek daha uygun olurdu. Öğretmeni yatılı okula gitmesini isterken o birazda ailesinin zoruyla Kur’an Kursu hüviyetindeki bir müesseseye kaydını yaptırmış, orada okumaya niyetlenmişti.

Halbuki ilkokul öğretmeni onu hangi telkinlerle yetiştirmişti .             “ Sen büyük bir adam olacaksın “ onun alışageldiği iltifatlardan sadece biriydi. Ama şimdi o , büyüklüğe giden tüm yolları kendi elleriyle tıkamıştı...       “ Yobaz ve gerici” yetiştiren bir yerde okuyacaktı...

Son görüşmesinde öğretmeni ona buna benzer laflar söylemişti...

        Sanki havada bir kırbaç ıslık çalmış ve ardından gelip onun okuma hevesinin üstüne şaklamıştı..  Yaralanmıştı çocuk.. Büyük olma yolunun tıkandığına canı sıkılmış ve sebep olanlara kin duymaya başlamıştı..

        Yatılı okul imtihanını kazanmış olmasına rağmen gidememek içine iyice işlemişti. Bir gün öğretmenine içini döktü...Ondan üniversiteyi bitirinceye kadar destek olma garantisi almıştı... Artık ailesi karşı çıksa da önemli değildi.. Öğretmeni ona her türlü desteği verecekti.

        Kur’an kursundan kaçtı. Zorda olsa ailesini ikna etti. Ama kimliği , ilkokul diploması kursta kalmıştı.. Onlarsız okula kaydolması imkansızdı...

Kurs’a gitti.Talebeler dersteydi. Kimseye görünmeden ikinci kata çıktı. Burası kursun yatakhanesiydi. Kimliği ve diploması bavulundaydı... Kurstan kaçarken dikkat çekmesin diye bavulunu yanına almamış, kimliğini ve diplomasını almayı da unutmuştu..

        Acele acele alacaklarını aldı, bavulunu kapatıp eski yerine koydu . Nasıl olsa daha sonra gelir alırım , diye düşündü...

        Merdivenlerden indi. Dış kapıdan çıktığı an iş bitmiş, hürriyetine kavuşmuş olacaktı...

        Yüreği heyecandan bir güvercin yüreğine dönmüştü. Koşar adımla dış kapıya doğru yürüdü. Tam kapıdan adımını dışarı atacaktı ki , ensesine bir el yapışıverdi. Çırpınışları fayda vermedi, ensesindeki elden kurtulamadı...

        Biraz sonra “ Hocasının “ huzuruna çıkarıldı. Meğer hocası emir vermiş . “ Gören yakalasın ve bana getirilmeden bırakılmasın “ demiş.. Görevlide vazifesini yapmış ve onu elinden tutup hocasının yanına götürmüştü...

        Talebe, kendini buradan nasıl kurtaracağını düşünüyordu... Sonunda kararını verdi. Hocasına alabildiğine küstahlaşacak , o da böyle küstah talebe işe yaramaz diyecek ve onu kovacaktı. Böylece kurtulmuş olacaktı.

        Düşündüğü gibi de yaptı.. Hocanın karşısındaki sandalyeye kuruldu , burnunu havaya dikip oturdu.

        Uzun bir sessizlikten sonra  hoca, birkaç kere tepeden aşağıya süzdüğü talebeye “ burada okumak isiyor musun? “ diye sordu. Mağrur talebe , haşin bir sesle “istemiyorum” dedi.. İkiside  sustular. Hocası “ nerede okumak istiyorsun“

        “ yatılı okulda “ diye cevap verdi talebe bu soruya...

        Hocası sorusunu değiştirdi : “ Ne olmak istiyorsun “ diye sordu. “ Cumhurbaşkanı “ dedi talebe.

        “Peki kaç sene yaşayacağını düşünüyorsun? “ diye bir başka soru sordu hocası “en fazla yüz sene “ cevabını verdi...

-       yüz sene yaşadın diyelim bunun kaç senesi uykuda geçer?

-      “ yaklaşık yarısı”

-       Kaç sene cumhurbaşkanlığı yaparsın ?

-      “ Yedi sene, millet isterse bir yedi sene daha”

-      Peki, 14 sene diyelim... Bunun kaç senesi uykuda   geçer . İnsan uykuda da cumhurbaşkanlığı yapamaz ya ? “

-      “ 7 “ senesi

-      Yani sen , en fazla 7 sene cumhurbaşkanlığı yapabilirsin , değil mi?

-      “ evet”

-      Hocası... “Ama Cumhurbaşkanı olacağında garanti de değil...

-      “ elbette “

-      Peki ya daha sonra...

Bu son soru kafasına balyoz gibi inmişti. Küçük bir çocuktu . Ama dindar bir ailede yetiştiği için “ sonra” nın ahirete yönelik bir tarafı olduğunu da biliyordu. Dememişti, açıklamamıştı ama hocası bunu ima etmişti.

Sanki ona , önemli olan cumhurbaşkanı olmak değil , insan olmaktır, demek istemişti...

Kendisinin bir tahta kulubesinin olduğundan bahisle, fakat ben hayatımdan o kadar memnunum ki , şu anda bana cumhurbaşkanlığı dahi teklif etseler burayı bırakıp gitmem , demişti..

Talebenin zihni önce allak bullak oldu.. Sonra karanlık sis bulutlarından aydınlığa kayıyor gibi hissetti kendini.. Hocasının bir büyükle konuşurmuş gibi onu karşısına alıp konuşması , bütün küstah söz ve davranışlarına rağmen gayet hoşgörülü ve müsamahakar davranması içine ılık bir sevginin akışına sebep olmuştu...

Kararını verdi , burada kalacak, burada okuyacaktı...

.

SAYIN ANNE VE BABALAR !

           Tatil,dinlenmek ve eğlenmek içindir.Tatilde bir yılın yorgunluğu ve stresi atılacaktır.Ancak tatilin çok uzun olması ve boşa geçirilmesi çeşitli olumsuzlukları da beraberinde getirecektir.3 Aylık zaman kısa bir zaman olmadığı gibi iyi değerlendirilmesi de gerekir.

           Dinlenmenin sadece uyumak ve oturmak olmadığını çocuklarımız kavrayabilmelidir.Bunun eğitimi okullarımızda verilse de gerçek hayatta uygulanması sizlerin elindedir.

          Öncelikle alınacak karneler için soğukkanlı olunmalıdır. Çünkü o karnede bir yılın bir sonucu vardır.Bu sonuçta ise sizlerin de payı olduğu unutulmamalıdır.Bir  yılda çocuklarımızla ne kadar ilgili olduğumuzun göstergesi olan karneler iyi incelenmeli ve her şeyin sonu olmadığı çocuklarımıza söylenmelidir.

          Sizlerin iyi bir anne ve iyi baba olduğunu çocuklarınızın düşünmesini istemez misiniz?

          Sizin gelecekteki miraslarınız olan çocuklarımıza sevgiyle yaklaşıp gönüllerinde yatan iyiliği keşfetmeniz onları mutlu kılacaktır.Size her zaman saygı duyacak ve aranızdaki iletişimin sadece para olmadığını görecektir.Çünkü siz de bunu biliyor ve tatili buna göre değerlendireceğinizi düşünüyorsunuz.Bir yıl boyunca yeterince zaman ayıramadığınız çocuklarınıza artık zaman ayıracak ve birlikte daha iyi bir geleceği planlayacaksınız.Üstelik gelecek yıl bunu devam ettirmek için de sabırsızlıkla tatili bekliyorsunuz.

         Çocuklarımız; hem sizin, hem bizlerin ve hem de ülkemizin gelecekteki temsilcileridir.

         Peki tatilde neler yapılabilir...?

1- Belirli zamanlarda elindeki ders kitabı,tatil kitabı veya hazırlık kitaplarına çalışıla bilinir.

2- Evde anne ve babaya yardımcı oluna bilinir.

3- Bağlama ve yüzme kurslarına gönderile bilinir.

4- Denize veya akrabaların yanına tatile gidile bilinir.

5- Bir üst sınıf derslerine hazırlayıcı derslere çalışıla bilinir.

        Tatil, ailece yapıldığında zevkli geçeceği ve bunun da çocuklarımızı mutlu edeceği bilinmelidir.

        Her boş verilen zamanın kaybedilen zaman olduğu unutulmamalıdır.Çocuklarımızın daha başarılı olmaları anne ve babalarının elindedir.

.

ANNE   BABALAR

*          Çocuklarınızı tanıyor, her birinin farklı olduğunu ve hangi alanlarda başarılı ya da başarısız olduğunu biliyor musunuz?

 

*          Çocuklarınız için koyduğunuz kurallarda tutarlı olduğunuzu düşünüyor musunuz?

 

*          Çocuklarınıza verdiğiniz sözleri tutabildiğinizi düşünüyor musunuz?

 

*          Çocuklarınıza haksızlık ettiğinizi düşündüğünüz zamanlarda bu duygularınızı onlarla paylaşabiliyor musunuz?

 

*          Çocuklarınızı cezalandırdığınızda  ya da hatalı bir davranışınızı gördüğünüzde ceza vermeden ve onu suçlamadan önce dinliyor musunuz?

 

*          Çocuklarınızı eleştirirken, kendi öz eleştirinizi yapabiliyor musunuz?

 

*          Çocukları sevdiğinizi, onlara değer verdiğinizi ve onlara güvendiğinizi hangi sıklıkta söylüyorsunuz ve bu duygularınızı davranışlarınızla gösterebiliyor musunuz?

 

*          Çocuklarınızla ilgili herhangi bir konuda onların da fikrini alıyor musunuz?

 

*          Çocuklarınızın duygularını dile getirmelerinde ( sizlerle ilgili ya da farklı konularda ) yardımcı olabiliyor musunuz?

 

*          Çocuklarınıza zaman ayırıp günü nasıl geçirdikleri ve sizinle konuşmak istediği konular hakkında  onları dinleyebiliyor musunuz?

 

*          Çocuklarınızın görüştüğü bütün arkadaşlarını hatta onların ailelerini tanıyor ve onlarla görüşebiliyor musunuz?

 

*          Çocuklarınızın boş zamanlarını geçirmek için gittiği yerleri ve kimlerle gittiğini biliyor musunuz?

 

*          Belli dönemlerde çocukların hastalıklara karşı direnci düşer. Çocuklarınızı zaman zaman sağlık kontrolünden geçiriyor musunuz?

 

*          Çocuklarınızın dinlenmesinde ve düzenli uyumalarında onlara yardımcı olabiliyor musunuz?

 

*          Çocuklarınızın düzenli ve sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanmasında etkili olduğunuzu düşünüyor musunuz?

 

*          Çocuklarınız hakkında öğretmenlerinden bilgi almak için zaman zaman okula gidiyor musunuz?

 

*          Çocuklarınızda normal davranışından farklı bir durum gözlediğinizde, sınıf öğretmeni ya da okul idaresiyle görüşmeye gidiyor musunuz?

 

*          Çocuklarınızdan başarı beklerken, onun çalışması için evde uygun fiziki ortamı sağlayabiliyor musunuz?

 

*          Çocuklarınız derslerinde başarısız olduğunda, bu durumun çalışmakla düzeltilebileceği fikrini verebiliyor musunuz?

 

            Yukarda yazılanlar için, sizlerin anne- baba olarak çocuklarınızla ne kadar ilgilendiğinizi gösterir bir durum değerlendirme listesi denebilir.

            Çocuklarımızın yetişmesinde biz öğretmenlerle birlikte görev alan siz anne – babaları, eğitim konusunda bilinçlendirmek amacı ile hazırlanmıştır.

TEŞEKKÜRLER                                                                                                                                                                                                              

.

Anne babalar sınav kaygısını azaltmak için ne yapmalı?

ÖSS (üniversiteye giriş) ve LGS (liselere giriş) sınavlarına hazırlığın son dönemindeyiz. Gençler son gözden geçirmelerini yaparken ve son deneme sınavlarına girerken aileler de onlara nasıl yardımcı olacaklarının endişesi içindeler. Ailenin ilgisizliği kadar, aşırı ilgisi de gencin sınavda başarısızlığında etkili olacağından, dikkat edilmesi gereken bazı hususlar var.

Eğer deneme sınavları sonucunda öğrencinin durumu iyi ise ailenin beklentisi yüksek olmakta, bu da genel olarak kaygıyı artıran bir faktör olabilmektedir. Eğer gencin deneme sınavlarında gösterdiği performans kararsız bir seyir izliyorsa bazı sınavlarda daha yüksek neti varken bazılarında daha düşükse aile tarafından “çalışsa yapacak” şeklinde değerlendirmeye yol açmakta, bu da kaygıyı artırmaktadır. Sınavda gösterdiği performans genelde çok düşükse ailenin de artık sonuçtan ümit kesmesine yol açabilmektedir.

Aslında gençler beklenmeyen başarılarıyla sürprizler de yapabilmektedir. Bilhassa duygusal ve heyecanlı yapıdaki öğrenciler sınavlarda da farklı performans içinde olabilmektedir. Yıl boyunca yeteri kadar çalışmayıp son bir ayda gerçekten önem vererek çok fazla çalışıp başaran öğrencilere bile rastlamaktayız. Bu, kişinin temeline, çalışma hızına vb. göre değişmektedir.

Öğrenci istemedikten sonra aile ve öğretmenler ne kadar çalış deseler de gencin verimli bir şekilde çalışması mümkün değildir. Bu sebeple gencin olayın önemini kavraması ve önüne hedefler koyması önemlidir. “Sınava çalış” demek yerine öğrencinin ne yapacağını bilmesini; kendisinin yetenek, sağlık, temelin zayıf olması gibi sınırlamalarını bilmesini sağlamak gerekir. Bu, yöneleceği alanları belirlemesinde önemlidir. Diğer taraftan öğretmenler ne kadar gayret etseler de evde aile teşvik ve takdir etmedikten sonra gencin motivasyonu yeterli şekilde yükselememektedir.

Ailevi problemler de bilindiği gibi gencin başarısında çok etkilidir. Ailenin bu konuda bilinçli olması ve genci başaramadığı noktalarda suçlamak yerine sorunların performansındaki etkisini kabul ettiklerini ifade etmeleri daha çok başarıya götürmektedir. Ailesinin kendisini anladığını hisseden öğrenci, aynı olumsuz şartlarda bile daha etkili bir şekilde çalışıp öğrenebilmektedir.

Öğrencinin sınav sonunda hayal kırıklığı yaşamaması için gerçekçi olmasını sağlamak da gerekir. Fakat sürprizlerin her zaman mümkün olduğunu bilerek hedefe ulaşması konusunda kırıcı olmamak da lazımdır. Bazı aileler için yüksek tahsil olmazsa olmaz bir şarttır. Bazı gençler ve aileler için ise hangi mesleklere yönelik olacağı önemli iken; bazı aileler için hangi üniversite olacağı önemlidir. Hedeflenenin zor ve büyük olması, başarıda olumlu bir etken olduğu kadar; hedeflerde aşırılık ve aile beklentisi kaygıyı olumsuz şekilde artırmaktadır. Ailelerin gençteki bu kaygıyı çalışmada gevşemeye yol açmayacak şekilde azaltmaları önemlidir.

Sınava çok az zamanın kaldığı şu günlerde, eğer başka zaman yapmaya fırsat bulamamışsanız bile oğlunuz veya kızınızı alıp ya bire bir ya da eşinizle birlikte üçünüz güzel bir zaman dilimi geçirebilirsiniz. Dikkatinizi diğer aile üyelerine dağıtmadan sadece onunla ilgilenebilirsiniz. Her insan birey olarak farklı olduğunu hissetmek ister. Alışverişe gitmek, dışarıda yemek, dondurma, tatlı yemek, alternatif olabileceği gibi deniz kenarında veya parkta yürüyüş, piknik yapmak, birlikte vapura binmek, sandal gezisi yapmak gibi başka pek çok alternatif olabilir. Diğer aile üyelerinden ayrı bire bir yapılacak bu gezilerde sınav hakkında konuşmamaya özen gösterin. Eğer oğlunuz veya kızınız sınav hakkında konuşursa onu yorumsuz; fakat anlayarak, empati göstererek dinleyin. Böylece onun gerçek duygularını anlamış olursunuz. Bu konuşmalarda başarısıyla ve başarısızlığıyla onu kabul ettiğinizi hissettirin. Başarısı sizi memnun eder, başarısızlığı ise elbette üzer; fakat bu, dünyanın sonu değildir ve kaygıyı artıracak düzeyde olmamalıdır. Zararın neresinden dönülürse kârdır. Önemli olan, gencin gerçekçi olması ve bundan sonra ne yapacağını bilmesi herhangi bir başarısızlık karşısında yıkılmamasıdır. “Sonuç ne olursa olsun senin yanındayız” mesajının gence iletilmesi çok mühimdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Disiplin diliniz doğru mu?

Birçok insan anne–babasından gördüğü davranışların yanlışlığından bahsetse de bunu kendi çocukları için uygulamaktan vazgeçmez. Bu, ailelerin başka bir yöntem bilmemesinden, dayağın kolayına gelmesinden ve anne–babanın öfkesini kontrol edememesinden kaynaklanır.

Çocuklar doğuştan yapısı itibarıyla donanım olarak bizlere uyum sağlamak ve bizleri örnek alarak hayata hazırlanmak üzere programlanmışlardır. Bizden gördüklerini taklit eder ve öğrenirler. Hiç düşündük mü acaba hayatımızın birçok noktasında olabileceği gibi disiplin konusunda anne ve babamıza benzediğimizi? Birçok insan disiplin konusunda anne ve babasından öğrendiği dili kullanmak zorunda kalır. Halbuki disiplin konusunda konuştuğumuz farklı bir dil daha vardır. İnsanların bir olay ya da durum karşısında takındıkları ve karşısındakileri baskı altına almaya yönelik disiplin davranışlarına disiplin dili deniliyor. Disiplinin de bir dili olduğunu bilirseniz doğru dilleri konuşmayı da öğrenebilirsiniz.

Çevremize şöyle bir baktığımızda çocukların hatalı bir davranışta bulunduklarında anne babaların çocuklarına nasıl davrandıklarını gözlemlersiniz. Genel olarak onu döven anne veya bir baba canlanır kafamızda. Kerim Bey ve Sibel Hanım ikisi erkek biri de kız olmak üzere üç çocuk sahibi bir çifttir. 18 yaşında olan küçük oğlu birçok davranış bozukluğu içinde ve anne bundan çok rahatsız olduğu için bu durumu benimle paylaştılar. Geriye dönüp baktığımızda Sibel Hanım’ın disiplin dilinin “fiziksel şiddet” olduğu anlaşılıyordu. Kerim Bey’in dili ise “yok sayma” idi. Bütün çocuklarını döverek terbiye eden ve ikinci çocuk hariç diğerlerinde başarılı (!) olduğunu söyleyen Sibel Hanım olanlara anlam veremiyordu. Oğlu Burak neden böyle olmuştu da diğerleri değil? Evet oğlu Burak’ın neden böyle olduğunu değil de diğer çocukların nasıl oldu da ruhsal sağlıklarını koruduklarını sormak gerekiyordu aslında. Diğer çocuklar da dayak yiyerek büyümüşlerdi; ama yalnızca biri isyan ediyordu. Diğerleri isyan etmediği için sanki problem yokmuş gibi algılanıyordu anne tarafından. Diğer iki çocuğa baktığımızda çekingen, kendine güvenmeyen ve toplum içinde kendini rahat ifade edemeyen iki çocuk duruyordu karşımızda. Biri baş kaldırmış, ikisi sindirilmişti. Zaten genele bakıldığında “fiziksel şiddet”i kullanan ailelerin çocukları ya sindirilirler, çok pasif olurlar ya da baş kaldırıp isyan ederler.

Anne baba ile yapılan görüşmeler sonucu ailenin bu konularda biraz bilinçlendiği ve daha olgun davranışlar ile çocukları ile daha güzel ilişkiler geliştirebildikleri gözlendi.

Neden şiddete başvuruluyor?

Fiziksel şiddet genellikle orta ve alt gelir grubu ailelerde daha fazla kullanılan bir disiplin yöntemi. Tabii çevremizde maddi durumu çok iyi olup da çocuklarına fiziksel şiddet uygulayan aileler de yok değil. Ailenin fiziksel şiddete başvurmasının temel sebeplerini şu başlıklar altında toplayabiliriz:

1. Başka yöntem bilmeme:

İnsanların büyük çoğunluğu evlenip de çocuk sahibi olmadan önce çocuk eğitimi hakkında doğru dürüst hiçbir bilgiye sahip değildirler. Ne zaman çocuk olur da problemler ortaya çıkmaya başlar hemen kendi anne babalarının uyguladıkları yöntemlere sığınırlar. Kendileri yaşadıklarından çok şikayetçi olsalar da o yaşadıklarını unutmuşçasına aynı davranışları birer ebeveyn olarak çocuklarına karşı sergilemeye devam ederler.

2. Kolayına gelme:

Aileler nedense fiziksel şiddet uygulamayı kestirme bir yol olarak tercih ederler. Fiziksel şiddetin çocuğun psikolojik gelişimindeki yaptığı tahribatı bir tarafa bıraksak bile yine de kolay ve etkili bir çözüm değildir. Çünkü fiziksel şiddet ile çocuğu bir an için baskı altına alır ve istediğinizi yaptırabilirsiniz; ancak bu yöntemle uzun vadeli bir çözüm elde edemezsiniz. Uzun vadede o çocuk başınızı daha çok ağrıtacaktır. Yani fiziksel şiddet kullanarak olayı yalnızca ötelemiş olursunuz.

3. Öfkesini kontrol edememe:

Çocuklarımızı eğitirken karşılaştığımız sorunlar karşısında öfkelenmemizin belli sebepleri vardır. Bunların çoğu sanılanın aksine çocuktan değil biz ebeveynlerden kaynaklanır. Çocuklar bizi sinirlendirmiyor, biz kendi kendimize sinirleniyoruzdur. Düşünce biçimlerimiz bunun en temel sebebidir. 2 yaşlarındaki bir çocuk daha önce misafir odasına girmemesi söylenmesine rağmen oraya girmiş ve sehpanın üstündeki güzelim vazoyu yere düşürüp kırılmasına sebep olmuştur. ‘Bu durumda da mı anne öfkelenmemeli?’ diye sorabilirsiniz. Hemen olayın öncesine dönelim. Bütün gelişim uzmanları ‘Çocuğun yürümeye başlaması ile birlikte araştırma ve keşfetme duygusu zirveye çıkar.’ diyorlar. Ve anne tam da çocuğunuz böyle bir dönemi yaşarken kalkıp yasaklı bölgeler ilan edip çocuğun merakını bir kat daha artırıyor. Çocuğun vazoyu kırması için bütün şartları farkında olmasa da hazırlayan (merak duygusunu tahrik ederek) ve ondan sonra da kırmamasını bekleyen annenin bu beklentisi ne kadar doğrudur acaba? Sinirlenmeye gerek kalmayacak önlemler baştan alınırsa ev içinde daha sağlıklı ilişkiler geliştirilebilir. En azından çocuk eve değil de biraz da ev çocuğa uydurulursa öfkelenme sebeplerimiz azalmış olur.

Gözle anlatmayı deneyin

Göz teması ile anlatabiliyorken, çocuğa bağırmak onun disiplin konusundaki anlama eşiğini yükseltir ve belli bir zaman sonra daha azından anlamamaya başlar. Onu da yeterli görmeyip çocuğa fiziksel şiddet uyguladığımızda artık dayaktan aşağısını anlamaz hale gelir. Ve sürekli dövüldüğünde ise Anadolu tabiri ile “dayak delisi” olur ve artık bu çocuk hiçbir şeyden anlamaz duruma gelir. Önemli olan çocuğun disiplin anlamındaki anlama eşiğini olabildiğince aşağıda tutabilmektir. Bunu da halihazırda uyguladığımız yöntemin bir alt basamağına sonra bir altına çocuğu hazırlayarak başarabiliriz. Bağırmaktan aşağısını anlamayan çocuğa önce ses tonumuzu düşürür ve zamanla beden dilimizi ve gözle temastan anlayacak hale getirebiliriz.

OKUL FOBİSİ

 

 

Normal zamanlarda hiçbir bedensel şikayeti olmayan çocuğunuz, okullar başlayınca sabahları uyanır uyanmaz mide bulantısı, karın ya da baş ağrısı şikayetlerinden dolayı okula gitmek istemiyor ve okula gitmediği takdirde şikayetler kayboluyorsa, çocuğunuzda okul fobisi olabilir.

 

Okul fobisi, kuvvetli bir endişe nedeniyle çocuğun okula gitmeyi reddetmesi ya da okula gitmede isteksiz görünmesidir. Genellikle 5-8 yaşları arasındaki çocuklarda görüldüğü gibi 11-14 yaşlarında da görülebilmektedir. Okul fobisi olan çocuklar, okula olan isteksizliklerini bedensel yakınmalarla dile getirir ve anne babalarını iknaya çalışırlar. Bu bedensel yakınmalar çoğu zaman gerçekten olmaktadır ve okula gitme bahsi kapandığı zaman etkisi kaybolmaktadır. Okul fobisi olan çocukların mide bulantısı, karın ya da baş ağrısı şeklindeki bedensel şikayetleri genellikle sabahları uyanır uyanmaz görülmekte, okula gitmemelerine karar verildiğinde ise kendiliğinden kaybolmaktadır. Eğer çocuk öğleden sonra okula gidecekse bu şikayetler öğleden sonra görülmektedir.

 

 

Her fobi gibi okul fobisinde de kalıtımsal ve yapısal etkenlerden çok, psikolojik yaşantılar daha önemli yer tutmaktadır. Okul fobisi nedensiz gözükse de, korkuyu oluşturan bazı temel etkenler vardır. Bunların başında aşırı koruyucu aile tutumları gelmektedir. Okul fobisi olan çocukların daha önceki yıllarında anneleri tarafından aşırı özen içinde büyütüldükleri görülmektedir. Bu tür anneler sürekli çocuklarını gözetir ve tüm isteklerini yerine getirirler. Çocuklarını gözlerinin önünden bir an olsun ayırmak istemeyen koruyucu anneler, özellikle çocuklarının bedensel rahatsızlıklarıyla yakından ilgilidirler. Aşırı koruma sonucu annelerine bağımlı hale gelen çocuklarda anneden ayrı kalma korkusu (bunaltısı) okul fobisiyle yakından ilgilidir. Çocuk anneden ayrı kaldığında annesine ya da kendisine bir şeyler olacağı endişesini yaşar. Böyle bir durumda bedensel şikayetlerde bulunan çocuk, bazen hırçınlık nöbetlerine girer ve sürekli ağlayabilir. Çocuğun okul arkadaşları arasında pasif kalacağı ve başarılı olamayacağı gibi korkuları da okul fobisine neden olabilir. Çocuk kendini derslerle ilgili konularda yetersiz görebilir. Bu durumda çocuk bu endişelerinin doğru olmadığına ikna edilmelidir. Ayrılık endişesi, değişikliğe olan uyum güçlüğü ve sıkıntılar da okul fobisinin nedenlerinden sayılabileceği gibi anne ve babanın hastalığı gibi nedenler de çocuğun evden uzaklaşmasını engelleyen etkenlerden olabilir.

 

 

 

Okula gitmek istemeyen çocuğa karşı kararlı davranın; ama cezalandırmayın

 

 

 

Çocuğun fiziksel yakınmaları varsa doktora götürün.

 

Kendinizi çocuğunuzun yerine koyarak, duyduğu kaygı ve endişeyi anlamaya çalışın.

 

Sınıf çalışmalarının sıkıcılığından veya okul arkadaşları ve öğretmeni ile ilgili konulardan şikayet ediyorsa okulu ziyaret edin.

 

Çocuğunuzu okula gitme zorluğu nedeniyle cezalandırmayın, küçük düşürücü sözlerle aşağılamayın. Çocuğun bunaltısı ile oluşan belirtileri şımarıklık, ilgi çekme arzusu ya da sizi kızdırmak için yapılan davranışlar olarak yorumlamaktan kaçının.

 

Okula devam etme konusunda kararlı davranın. Sabahları yakınmaya ve yavaş hareket etmeye devam etse bile giyinmesine, servise binmesine yardımcı olun.

 

Okula devam etmesi ve muhalefet etmemesi karşılığında evde ya da okulda başka ayrıcalıklar vermek gibi birtakım ödüller sunun.

 

Sabırlı, tutarlı ve kararalı bir tavır içinde olun. Sorunu görmemezlikten gelmek ve bir sonraki yıla havale etmek sadece çözümü zorlaştırır.

 

Bir kere bile olsa çocuğun okula gitmemesine izin verilirse, sorunun daha da kötüleşeceği unutulmamalıdır.

 

Eğer durum çok zor ise; çocuğunuzla okula gidin; fakat derse girmeyin. Beraber okula gidişleri sistematik olarak azaltın.

 

Çocuğunuzun size güvenmesi çok önemlidir. O derste iken veya oyuna dalmışken bırakıp ayrılmayın.

 

Durumunu, çocuğunuzun sınıf öğretmeniyle ve varsa okulunuzun rehber öğretmeniyle görüşün.

 

 

İlköğretimde oryantasyon ile okul fobisi yok oluyor.

Oryantasyon çalışması, okula yeni başlayan birinci sınıf öğrencilerinin okulu önceden tanımalarını sağlayıp okula daha huzurlu ve güvenli başlayarak, korku ve tedirginliklerini azaltıyor.

Bahçeşehir Koleji ilkokul birinci sınıftaki öğrencilerin Rehberlik ve Psikolojik Danışman öğretmeni Nesrin Tutkun, oryantasyon olarak da adlandırılan yönlendirme programının, öğrencilerin okuldaki başarısı ve okula uyumu üzerinde olumlu etkileri bulunduğunu belirtti. Tutkun, bu çalışma ile öğrencilerin, okulda kullanacakları mekanları tanıdığını, öğretmenleri ve arkadaşlarıyla kaynaşarak, ilk gün yaşayacakları kaygıyı büyük ölçüde giderme fırsatı bulduğunu anlattı. Psikiyatrist Doç. Dr. Arif Verimli ise oryantasyon çalışmasının okul fobisinin atlatılmasında etkili olduğunu söyleyerek ailelere şu tavsiyelerde bulundu:

Bir annenin akşamları çocuğu ödevini yapana kadar başında beklemesi ve tüm akşam çocuğuyla ilgilenmesi doğru değil. Anne, evde öğretmen rolünü üstlenmemeli. Bunun yerine çocuk iyi takip edilerek, takıldığı durumlarda sorunu nasıl çözeceğine dair yol gösterilmeli. Çocuklar bu yaşlarda ‘kim' oldukları konusunda düşünmeye başlar. Bu yüzden çocukları arkadaşlarıyla kıyaslamamalı.

Bahçeşehir Koleji Anaokulu Müdürü ve rehberlik öğretmeni Demet Köklü, yedi yaş grubu çocukların durumunu, "İlkokula başlamakla ailesinin ve anaokulunun koruyucu kollarından ayrılarak, toplumda yerini alma mücadelesine ilk adımı atmıştır." diyerek tanımladı. Psikiyatrist Doç. Dr. Arif Verimli, okul fobisini, çok şiddetli şekilde çocuğun okula gitmek istememesi veya okulla ilgili son derece isteksiz ve ilgisiz görünmesiyle başlayan bir çocukluk hastalığı olarak tanımladı. Verimli, 6-11 yaş arası çocuklarda daha sık görülen okul fobisinin, kız öğrencilerde yüzde 13, erkek öğrencilerde ise yüzde 9 oranında görüldüğünü belirtti.

Çocuklarda okul fobisinin belirtileri şöyle:

  • Çocuk "okul" kelimesini duyunca atağa geçer.
  • Okula karşı son derece ilgisiz ve isteksizdir.
  • Öğretmenden ve evinin dışındaki yapılardan korkar.
  • Telaşlı, huzursuz ve içe dönük yaşamayı seçer.
  • Arkadaş edinmez ve okula gitmemek için herhangi bir fiziksel nedene dayanmayan asılsız hastalıklar ortaya atar.
  • Okul fobisi, hem psikolojik (ağlama, sinirlilik, saldırganlık gibi normal olmayan davranışlarla) hem de fiziksel (baş ağrısı, mide bulanması, iştahsızlık…) gibi birtakım sorunlarla kendini gösterir. Bu tip sorunlarla karşılaşan anne-baba mutlaka bir doktora başvurmalı.

Okul fobisine, okul ve aileden kaynaklanan sorunlar sebep oluyor.

Aile faktörü: Aşırı kollamacı, telaşlı, sarmalayan ailelerin çocuklarında, okula başlayana kadar ailesi dışında bir sosyal hayatı olmayan çocuklarda, boşanan ailelerin bir ebeveynine bağlı olarak yaşayan çocuklarda, ailesinden birini ölüm, hastalık gibi bir sebeple kaybeden çocuklarda daha sık görülüyor.

Okul faktörü: Çok kalabalık sınıflarda, sert mizaçlı bir öğretmenin sınıfında, baskıcı, ezberci, hırpalayan ve aşırı kuralcı eğitim sistemlerinde daha sık görülüyor.

Yedi yaş grubu çocuklarının taşıdıkları bazı özellikler:

Oryantasyon çalışmasında ailelere büyük görev düşüyor. Özellikli yedi yaş çocuğunun psiko-sosyal özelliklerine uygun davranılması gerekiyor.

Yedi yaş grubu çocuğu kalıcı, sağlam ilişkiler kurabilir.

Doğru ve yanlışı ayırabildiği için kuralların gerekliliğine inanır ve davranışlarının bilincindedir.

Olumsuz bir davranışı olduğu takdirde nasıl bir uyarı alacağını bilir.

Genellikle dikkati dağınık olabilir; ama bu okuma yazmayı bir yıl içinde öğrenmesine engel değildir.

 

 

 

ANAOKULU REHBERİ

 

 

Anne-babaların karşılaştığı sorunlara çözüm önerileri

 

Günümüzün çocukları, anne ve babaları gibi geniş bir aile yapısı içinde çok kardeşli ortamlarda değil, genellikle ebeveynlerinin tek evladı olarak büyüyor. Bu durum birçok ayrıcalığı beraberinde getirse de tek başına veya iki kardeş büyüyen çocukların gelişimlerinde birçok sıkıntı yaşanabiliyor. Sosyalleşmeleri ciddi şekilde sekteye uğrayan bu çocukların imdadına, okul öncesi eğitim alabileceği ve birçok arkadaşa sahip olabileceği anaokulları yetişiyor. İnsan kişiliğinin oluşmaya başladığı bu yıllarda bilinçli bir şekilde anaokullarında yetişen çocuklar, paylaşmayı, kendini ifade etmeyi ve becerilerini geliştirmeyi öğreniyor. Çocuğu okul öncesi hayata hazırlayan bu kurumların ise doğru seçilmesi hayati önem taşıyor. Çünkü doğru seçilen anaokulu hem çoğunun aile ortamından sosyal çevreye geçişte yaşadığı adaptasyon sorunlarını en aza indiriyor, hem de doğru bir eğitim almasını sağlıyor.

 

27 yıldır bu alanda çalışan Psikolog Ayşe Güner, ailelerin anaokulu seçerken fiziki ortamlar kadar kurumun eğitim kadrosuna da dikkat etmesi gerektiğini söylüyor.

 

 

 

Anaokulunun çocuğun gelişiminde çok önemli bir yer edindiğini belirten Güner sözlerini şöyle sürdürüyor: “Önceden kalabalık ve geniş aileler vardı. Ve bu ortamda yetişen çocuklar bir bakıma sosyalleşmeyi, paylaşmayı ve kendini ifade etmeyi öğreniyordu. Ama günümüzde çocuklar genellikle bir veya iki kardeş olduğu ve şehir hayatı içinde sokakta da oynayamadığı için sosyalleşemiyor.” Anaokuluna yeni başlayan çocukların ciddi adaptasyon sorunları yaşadığına dikkat çeken Psikolog, bu aşamada ailelerin sabırlı olması gerektiğini dile getiriyor. Psikolog Ayşe Güner, 8 soruda ailelerin en çok merak ettiği konulara cevap veriyor.

 

 

 

* Adaptasyon sorunu var. Ne yapmalıyım?

 

 

Çocuğun anaokulu ortamına alışması, yeni alışkanlıklara uyum sağlaması, kaynaşmayı öğrenmesi, kendi ayakları üzerinde durması için belli bir süreye ihtiyacı vardır. Ailelere bu noktada büyük bir iş düşüyor. Bazı aileler çocuklarının kendilerine bağımlı olduğunu söyleyerek anaokuluna vermek istemiyor. Ama burada önemli olan çocuğunuzun size ne kadar bağımlı olduğu değil, sizin çocuğunuza ne kadar bağımlı olduğunuzdur. Doğal olarak hayatın ilk yıllarında çocukla anne arasında duygusal ve fiziksel olarak güçlü bir bağ oluşuyor. Çocuk kendini annesiyle bir bütün olarak algılıyor. Böyle bir alışkanlıktan kurtulmak kolay değil. Bu gibi durumlarda annelere çok büyük görev düşüyor. Anne sakin, sabırlı ve güvenli olmalıdır. Çünkü annenin tüm duyguları aynen çocuğuna yansır.

 

 

* Parmak emmeye, ağlamaya ve altını ıslatmaya başladı

 

 

Çocuk daha önce evinde, tanıdığı insanlarla, eşyalarla son derece güven içinde yaşarken, bir gün bir yere götürülüyor ve kendisine şöyle deniliyor: “Sen artık büyüdün, artık okula gitmen ve bundan sonra belli saatlerde bizimle birlikte olman gerekiyor.” Çocuk tabii ki bu durumda korkarak panikliyor. Aileler çocuklara pozitif destek vermelidir. Eğer bu durum üç aydan fazla bir süre devam ederse, bir uzman yardımı alınmalı.

 

 

 

* Çocuğum sık sık hastalanıyor

 

 

Bu yaşlar çocukların hastalıklarla yeni tanıştığı bir dönem olduğu için bu problemi çok yaşıyoruz. Çocukların anaokullarında eve oranla daha fazla hastalanmasının birçok nedeni vardır. Okula başladığı yaşa kadar çocuk çok korunaklı büyütülmüşse, doğal olarak toplu yaşama geçtiği ilk dönemlerde vücudu zayıf oluyor. Bu nedenle ilk dönemlerde bu tür rahatsızlıkların yaşanmasını biz normal karşılıyoruz. Çocukların kolay hastalanmasının bir diğer nedeni de okul olabilir. Eğer okul iyi ısıtılmıyor, iyi temizlenmiyor, havalandırılmıyorsa ve yeterli sayıda öğretmen bulundurulmuyorsa hastalık kaçınılmazdır. O yüzden aileler okul seçerken bu hususlara da mutlaka dikkat etmelidir.

 

 

 

* Okulöncesi eğitim kurumlarında uygulanan bir eğitim programı var mı?

 

 

Oldukça kapsamlı ve güzel bir eğitim programı var. Ve okul öncesi eğitim hizmeti veren tüm kurumlar da bu programa uymak zorunda.

 

 

 

* Tatil dönüşlerinde okula giderken huysuzluk yapıyor

 

 

 

Bazı çocuklar kişilik yapısı gereği anne babaya daha bağımlı oluyor. Okulu ne kadar sevse de, ilk tercihi daima ailesiyle kalmak oluyor. Çocuğunuzu bu şekilde kabul edip, her seferinde yeni başlıyormuş gibi düşünün ve kararlı olun.

 

 

 

* Anaokuluna başlamak için en doğru yaş kaç olmalıdır?

 

 

Dünya standartlarında bu 3 yaş (36 ay) olarak kabul görür. Çünkü çocuklar 3 yaşına kadar bireysel bakıma ihtiyaç duyar. Sosyal gelişim ancak 3 yaşından itibaren başlar ve giderek biz kavramı oluşur. Bu nedenle 3 yaş anaokuluna başlamak için en ideal yaştır.

 

 

 

* Çocuğum 5 yaşında, bu yıl anaokuluna başlatacağız; ama daha küçük olduğu için tam gün gitmesini istemiyorum

 

 

Bu mantık ve duygular tipik bir “koruyucu ebeveyn” tavrı. Bazı aileler çocuklarını kendilerinin olmadığı bir ortamda bırakmaktan çok çekiniyor. Onlar yokken başlarına bir şey gelmesinden korkuyorlar. Şüphesiz bir çocuğa en iyi ailesi bakar. Ama bu kaç yaşına kadar bu şekilde devam edebilir? Ayrıca çocuğunuzun kendine güvenebilmesi için farklı ortamlara girmesi şarttır. Aileler okulun çocukların davranışlarını kısıtlayan, onları korkutan değil, tam tersine onları cesaretlendiren, hayatı öğreten bir ortam olduğunu düşünmelidir.

 

 

 

* İşim yüzünden çocuğumu anaokuluna erken bırakıyorum

 

 

Bu sizin elinizde olan bir durum olmadığı için kendinizi suçlamayın. Siz kendinizi suçlarsanız, ileride çocuğunuz da sizi suçlayacaktır.

 

 

 

Akılcı düşünün ve çocuğunuzu bıraktığınız yerden emin olun. Eğer çocuk gerekli ilgi ve şefkati görüyorsa, hiç problem olmaz.

 

 

 

* Okul ararken en çok nelere dikkat etmeliyim?

 

 

Mekânlardan önce insanlara bakmalısınız. Çocuklar mutlu mu? Rahatça iletişim kuruyorlar mı? Bir telaş ve panik havası var mı? Çocukların hepsi bir yerde mi (bu yemek, özel bir kutlama, akşam gidiş saatleri gibi, bazı saatler de olabilir, normaldir)? Her grup ayrı ayrı alanlarda yaşlarına göre ayrılmış durumda mı? Öğretmenlerin mi yoksa öğrencilerin mi sesi daha fazla çıkıyor? Okul çok mu sessiz? Ortalarda başı boş dolaşan çocuklar var mı? Okul müdürü görevinin başında mı? İnsanlar güler yüzlü mü? Bu ve benzeri kişi ve ilişkileri incelemelisiniz. Kuşkusuz fiziksel mekân yeterliliği de çok önemlidir.

 

 

* 3 yaşında, anaokuluna vermek istiyoruz, ama masada yemek yemiyor?

 

 

Bu tür yeme problemlerinde kusur çocuktan değil, onu bu hale getiren büyüklerden kaynaklanır. Eğer siz vaktinde izin verseydiniz, çocuk döke saça yemek yemeyi öğrenseydi hiç bunları yaşamazdınız. Hiçbir şey için geç değildir. Yeter ki, siz sorunun ne olduğunu kabul edin. Yapmanız gereken şey yavaş bir geçişle çocuğunuza kendi kendine yemek yemeyi ve yemek yemenin zevkini sıfırdan öğretmektir. Bu noktada okul ve aile aynı disiplin içinde ortak bir programla hareket etmelidir. Yani aile ayrı telden, okul ayrı telden çalarsa, çocuğun kafası daha da karışır. Bu gibi problemlerin çözümünde önemli üç nokta vardır; sabırlı olmak, sıkıştırmamak ve kararlı olmak, her çocuğun yeme kapasitesi ve damak lezzetinin bireysel farklılıklar göstereceğini asla unutmamak.

 

 

 

* Alt temizliği için kullanılan ıslak mendiller çocuğumda alerji yapıyor...

 

 

 

Çocuğunuza alerji yapmayan yöntem ne ise, onu öğretmenine anlatın ve öğretmenle işbirliği yapın. Okul ve aile işbirliği yaptığında son derece yapıcı çözümler ortaya çıkar ve bu birçok şeyi daha problem olmadan kolaylıkla çözer.

 

 

 

* Bazı kreşlerde ve anaokullarında hemşire çalıştırılıyor

 

 

Kreşlerde (0-3 yaş) hemşire çalıştırılması zorunlu ve doğru bir uygulamadır. Eğer çok küçük çocuklara hizmet veriliyorsa, bir pediatri hemşiresinin bulunması çok yararlıdır.

 

 

 

* Niye hemen hasta oluyorlar?

 

 

Okula başladığı yaşa kadar çocuk çok korunaklı (izole) büyütülmüşse, doğal olarak toplu yaşama geçtiği ilk dönemlerde vücudu bütün hastalıklara karşı korumasız olur. Bu bir dereceye kadar da gerekli bir süreçtir. Bağışıklık sisteminin gelişebilmesi için çocuğun biraz hastalanması gerekir.

 

 

Çocuklar yaklaşık 3 yaşa kadar anneden ve anne sütünden aldıkları antikorlarla doğal bir korunma içindedirler. Daha sonraki dönemlerde kendi korunma sistemleri devreye girer. Bir tür hastalıklar dönemi başlar. Anaokuluna gitmeyen çocuklar da bu dönemde eskiye oranla daha sık hastalanır. Anaokuluna başlama yaşı da genellikle 3 yaş civarında olduğu için, bu durum, “Okula gitti, onun için hastalandı.” şeklinde yorumlanır. Evet okula başlamak evde kalmaya oranla hastalıkları biraz sıklaştırabilir, ama hastalıkların tek sorumlusu okul değildir.

 

Okul hastalıklarının kaynağı ne olabilir?

 

Çocuğunuzu verdiğiniz okul;

 

 

Kontenjanın üzerinde öğrenci alıyorsa,

Yeterli sayıda öğretmen bulundurmuyorsa,

İyi havalandırılmıyorsa,

İyi ısıtılmıyorsa,

İyi temizlenmiyorsa çocuğunuzun hastalanmasında pay sahibidir. Bu nedenle, çocuğunuzu göndereceğiniz okulu seçmeden önce bu açılardan incelemeniz gerekir.

 

 

* Çocuğunuzun metabolizması da hastalıklarda önemlidir

 

 

Çocuğunuzun bireysel metabolizması ve yatkınlığı da arkadaşlarına oranla daha sık hastalanmasına yol açabilir. “Hassas bünyeli” sözcüğünü hepimiz duymuşuzdur. Eğer çocuğunuz bu tanıma uyuyorsa, doktorunuz anaokulları konusunda doğru bilgilenmiş bir hekim olmalı ve çocuğunuzu göndereceğiniz okulu iyi tanımalıdır. Alerjik bünyeli çocuklar daha sık hastalanır. Bu tip çocukların ebeveynleri seçim yaparken bu kritere uyan okulları tercih etmelidirler.

 

 

 

* Anaokullarında daha çok hangi hastalıklar görülür?

 

 

Daha çok nezle, grip, orta kulak iltihabı, faranjit, bademcik iltihabı, sinüzit, bronşit hastalıkları görülür.

 

 

 

* Çocuğum eve bir yerleri çizilmiş, morarmış dönüyor!

 

 

2 ile 3 yaş arasındaki çocuklarda oldukça sık rastladığımız ve ebeveynleri de çok öfkelendiren bir durumdur bu. Genelde, “Öğretmeni neredeydi?” sorusuna muhatap oluyoruz. Bu yaş çocukları doğal olarak, henüz paylaşmayı bilemezler ve gün içinde sıklıkla oyuncak kavgası yapar ve kaşla göz arasında birbirlerine zarar verirler. Diyelim ki çocuğunuzun grubunda bu işleri daha fazla yapan bir çocuk var ve arkadaşlarına bu tip zararlar veriyor. Ne yapacaksınız? “Sizin çocuğunuz herkesi ısırıyor, okuldan alın!” mı diyeceksiniz? Tabii ki hayır. Biraz ilgi, biraz rehberlik hizmeti ile problem çok kısa sürede tamamen bitiyor. Isırılan çocuklar da kendilerini korumayı öğrenerek büyük bir hayat deneyimi yaşıyorlar. Esas amaç da zaten bu değil mi?

 

 

 

* Çocuk geç yatıp geç kalkıyor, bu yüzden okula geç kalıyoruz

 

 

 

Anaokullarında genellikle saat 9:00-9:30 civarında kahvaltı biter ve her grup kendi arasında öğretmenleriyle beraber “ısınma sohbeti” yapar. Bu çok önemli bir çalışmadır. Amacı ‘paylaşım ve güne hazırlanma’dır. Öğretmen çocuğun nasıl bir gece veya hafta sonu geçirdiğini, neler yaptığını, beklentilerini, o günki duygusal durumunu vs. öğrenmeye çalışır. Dolayısıyla grup süreci başlamış olur. Eğer çocuk okula hep geç geliyorsa, bu bütünleşmeyi kaçıracak ve kendisini gruptan uzak hissedecektir. Bu durum okula karşı soğukluk ve isteksizlik doğurabilir.

 

 

Çocuklar için akşamları erken yatmanın sağlık açısından da çok yararları vardır. Büyüme hormonlarının akşamları 22:00 ile 24:00 saatleri arasında en yoğun şekilde salgılandığını biliyor musunuz? Akşamları erken yatmayan bir çocuk, sabahları geç kalksa da, bu aynı kalitede bir uyku süreci olmaz.

 

 

 

6 yaşındaki çocuğum hiçbir işini kendisi yapmak istemiyor

 

 

 

Bunda ailenin tutumunun payı çok büyüktür. Eğer siz çocuğunuza bu konuda gerekli izinleri verir, işlerini kendisinin yapması konusunda yeterli sabrı gösterebilirseniz, bu dönemi başarıyla atlatırsınız. Ama tersi uygulamalarla, örneğin, “Haydi çabuk ol, bu böyle mi giyilir, palyaço gibi olmuşsun, etrafı kirletme, üstünü başını temiz tut, ellerini oraya sürme vs.” gibi uyarılarla çocuğu devamlı rencide ederseniz veya onun hiçbir şeyi yapmasına imkan vermeden her hizmetine siz koşturursanız, bu konularda isteksiz olması ya da problem çıkarması kaçınılmazdır.

 

 

 

 

 

 

 

Aileler anaokulunu seçerken neye dikkat etmeli?

 

 

 

Aileler okulun sadece fiziksel özelliğine göre değil eğitim kadrosunun kalitesine göre de seçim yapmalıdır. Öğretmenlerin yeterli donanıma sahip olup olmadığı mutlaka araştırılmalı. Anaokulunun bakım yeri değil, bir eğitim kurumu olduğu unutulmamalıdır. Anaokulu seçerken güvenlik açısından da şu noktalara dikkat edilmesi gerekiyor:

 

 

Okulun genel bir yangın alarm ve müdahale sistemi var mı?

Yangın ve acil çıkış kapıları var mı?

Merdiven basamakları kaymayan bir malzemeyle kaplı mı?

 ÇOCUĞUMUN ÖĞRENMESİNİ NASIL ARTIRIRIM  DİYE DÜŞÜNMEYİN?!...

İŞTE SİZE ÖĞRENMEYİ KOLAŞTIRAN

       24 KURAL

1 . Planlarınızı Paylaşın:

Düzenli olarak yaptığınız aile toplantılarında, çocuğunuza model rolünde bir ebeveyn olarak kendi planlarınızdan bahsedin. Planlı olunduğu aktiviteler planlaması için yardımcı olun ve ders çalışma programının aralarına aile toplantıları koyun.

2 . Kitap Okuma Saatlerinin Kaydını Tutun:

Yatay eksende haftanın günlerinin yazılı olduğu bur grafik tutarak çocuğumuzu okuma konusunda motive edebilirsiniz. Çocuğunuzun en sevdiği kitaptan her akşam kaç sayfa okuyacağı konusunda hedef belirlenmesini sağlayın ve grafiği nasıl işaretlemesinin gerektiğini öğretin. Bu şekilde her gün okuduğu sayfa sayısının arttığın göreceksiniz ve daha da önemlisi çocuğunuza bu ilerlemesinden dolayı övdüğünüz zaman yüzündeki ışıltıyı sizde fark edeceksiniz.

3 . Problemlerine Yardımcı Olun (Sorunlarıyla İlgilenin):

Çocuğunuzun okulda sürekli tekrar eden bir problemi olduğunda, çocuğunuzun öğretmeniyle konuşun ve problemi çözmek için planlar yapın. Buna rağmen sorun hâlâ devam ediyorsa, çözülmemişse ilerlemesine engel olan belirli bir öğrenme problemi olup olmadığını anlamak için bir test uygulayın.

4 . Dinlenme Metodlarını Öğretin:

Eğer çocuğunuz sınav olurken panikliyorsa, ona küçük bir dinlenme, rahatlama tekniği öğretin. Önce, karnından yavaş ve rahat nefes almasını söyleyin. Daha sonra, nefesini verirken fısıltıyla D-İ-N-L-E-N demesini söyleyin. Çocuğunuza gerginliği ve vesveseleri arttığında bu yeni metodu uygulaması için cesaretlendirin. Bunu aynı zamanda siz de uygulayabilirsiniz.

5 . Sınavlarda Kendime Güvenmesi Gerektiğinin Tahşidatını Yapın:

Bazı çocuklar herhangi bir sınava tam olarak hazır olduklarını hissetmek için aşırı çalışma ihtiyacı duyarlar. Eğer sizin çocuğunuzda bu kategorideki çocuklardan biriyse, sınav gününden günlerce önce tekrar etmesini sağlayan, makul bir ders planı hazırlamasına yardımcı olun. Çocuğunuzun kendine güvenini kuvvetlendirecek uygulama sınavlarına girmesini sağlayın.

6 . “Araştır, Sor, Oku, Anlat, Tekrar et” Metodunu Çalışma Aracı Olarak Kullanın:

Sayısal sözel veya herhangi bir ders ile alakalı bir konuya çalışmaya başlamadan önce, çocuğunuza önce o konunun genel olarak ne hakkında olduğunu anlaması için araştırması gerektiğini, daha sonra konudaki başlıklar hakkında kendi kendine sorular üretmesi gerektiğini, bir sonraki aşmada bu sorunlara verilen cevapları okumasını, daha sonra verilen bu cevapları kendi kendine anlatmasını ve en son olarak da bütün öğrendiklerini tekrar etmesi gerektiğini öğretin veya sağlayın.

7 . Televizyon İzleme Vaktini Sınırlayın:

Çocuğunuzun her hafta kaç saatini TV önünde geçireceğine karar verin. TV rehberinden, programları ve showları çocuğunuzun önceden seçmesini sağlayın. Uygun zamanlarda tekrar izletmek için özel programlar kaydedin.

8 . Aile Olarak Yılda TV’den Uzak Kalmayı Planlayınız:

Yılda bir hafta TV izlemeyin. Bu süre daha zevkli işlerin yapılmasına ve yeni şeylerin öğrenilmesine vesile olabilir.

9 . Çocuğunuzla Beraber TV İzleyin:

Programın içeriğini çocuğunuza açıklayın. Çocukların gerçek ve hayali ayırt etmelerine yardımcı olun. Reklamları tartışın ki çocuğunuz bilinçli bir tüketici olabilsin.

10 . Beraber Okuyun:

Bütün ailenin aynı anda katılabileceği bir okuma saati ayarlayın. Çocuklar, anne-babalarını okurken görmeye ihtiyaç duyarlar. “Söylediğimi yap”, ifadesinin “Yaptığımı yap” kadar etkili olmadığını unutmayın. Okuma kelime dağarcını arttıracaktır ve sohbetleri zevkli hale getirecektir.

11 . Öğretici Oyunlar Oynayın:

Bekleme zamanlarında ve diğer boş vakitlerde, çocuğunuzun düşünmesini harekete geçirmek için aklınızda bir oyun hazır olsun. Twenty Question (20 soru), Categories (sınıflar) ve I Spy (casusluk yaparım) sınıflandırma becerilerini ve yöntemini öğretir. En erken yaşlardan başlayarak, çocuğunuzun aletlerin çalışma şeklini, kavramları ve çevresindeki nesnelerin özelliklerini anlamasının nasıl geliştiğini gözlemleyin.

12 . Mantıklı Hedefler Belirleyin:

Bir çocuk için C’den A’ya derece atlamak imkansız gibi görünür. Her seferinde çocuğunuzun her gece çalışması için destekleyin ve gösterdiği çaba için her gün onu tebrik edin. Gelişmeyi göreceksiniz.

13 . Soruları Cevaplayın:

Öğrenme, saat 3’te bitmez. Soruları öğrenme deneyimine çevirin. Eğer çocuğunuzun sorunlarının cevabını bilmiyorsanız bir kaynak kitaba baş vurun. Bir gezi planladığınızda önce biraz ev ödevi yapın. Beraber gideceğiniz yerin tarihini araştırın. Görülmeye değer yerlerin listesini yapın ve bu yerin neden önemli olduğunu bulun.

 

14 . Matematiği Gerçekçi Yapın:

Çocuğunuz, gerçek yaşam durumları yansıtan kelime problemine sahip olduğunda, gerçek araçları kullanın. Oturma odanızı adımla ölçün. Belli bir hızla gidilirse, büyükannenin odasına gitmenin ne kadar süreceğini hesaplayın. Matematiği gerçek hayatta ilişkilendirmek, çocuğunuzun öğrenme için ilkeleri ve sebepleri anlamasını kolaylaştırır.

15 . İyi Bir Dinleyici Olun:

Çocuğunuzun, size her gün okumasını sağlayın. Onu sadece yanlış okuduğu kelimeleri düzeltmek için dinlemeyin. Biriyle bağlantılı kavramlar hakkında o durumda karakterlerin başka neler yapmış olabileceği hakkında, daha sonra ne olabileceği hakkında konuşun. Çocuğunuzun, benzer temalarda okumuş olduğu hikayeleri hatırlamasını ve onları karşılaştırmasını sağlayın.

16 . Birlikte Sesli Okuyun:

Çocuğunuz okumaya başladıktan sonra ona kitap okumayı sürdürün. Şiir ve klasiklere de yer verin ve çocuğunuza okutturun. Sizin çocuğunuza okuduğunuz kitapların çoğu daha sonraları en sevilen ve tekrar tekrar okunan kitaplar arasında yer alır.

17 . Okul İşlerinde İstekli Olun:

Çocuğunun gittiği okulun faaliyetlerini destekleyen velilerden olun. Özel durumlarda okulda bulunacak telefon konuşmalarında bulunarak okula yardımcı olun. Çocuklar anne ve babalarını okulda görmekten çok hoşlanır. Ayrıca okulun sizin yardımınıza ihtiyacı var.

18 . Öğretmenlerle Konuşun:

Çocuğunuzun öğretmeniyle görüşmek için bir sorun çıkmasını beklemeyin. Diyalogu ilk günlerden başlatın ve devam ettirin. Okulun ve öğretmenlerin yaptığını takdir etmek, bunu onlara hissettirmek çok önemlidir. Ufak bir teşekkür pek çok yol aldırır. Öğretmenlerin de olumlu tepkilere ihtiyacı vardır.

19 . Konuşmayı Genişletin:

Küçük çocuklar konuşmaya başladığı zaman onlara baş sallayarak yada tek kelimelik cevap vermeyin. Çocuğunuzun kelime dağarcığını genişletin ve onları düşünmeye sevk edecek cevaplar verin. Sonraları, çocuğunuzun uzun cümleler kurmasına ve düşüncelerini detaylarıyla açıklamasına yardımcı olun.

20 . Çok Pratik Yaptırın:

Mükemmellik amaç değildir. Büyüklerle kurulan en küçük bir diyalog, oyunlarda rol alma gibi faaliyetlere çocuğunuzun pratik yapmasını sağlayacaktır.

21 . Her gün Matematikle Uğraşın:

Çatalları saydırarak, kurabiyeleri toplatarak, malzemelerin ölçülerini verdirerek, termostatı ayarlayarak vb. çocuğunuza matematiğin önemini sezdirin.

22 . Okul Takip Çizelgesi Tutun:

Çocuğunuzun her yıl çalışmasını gösteren bir çizelge belirleyin ve böylece onun neleri öğretmekte olduğunu anlayabilirsiniz. Bu şekilde sık sık tekrarladığı hataları ya da dikkatsizlikleri saptayarak gerektiği zaman bu çizelgenin size yardımcı olmasını sağlayabilirsiniz.

23 . Okul Çalışmalarını Sağlayın:

Çocuğunuz okulda olamadığında ev ödevlerini gözardı etmeyin. Çocuğunuzun ödevlerini düzenlemesinin önemli bir yeri vardır. Bu çocuğunuzun çalışmalarını saklı tutmasına ve hergün sınıfta olanların önemli olduğunun sizin tarafınızdan bilinmesine yardımcı olacaktır.

24 . Ev Ödevi Planı Yapın:

Çocuğunuza ödevlerini yapması için iyi bir ışık ve aydınlatma sağlayın. Düzenli bir zaman ayarlayın. Çocuğunuzun yaptığı ödevleri zamanında ve doğru biçimde övün.

 

 

.

HAYATIMIZI KOLAYLAŞTIRMAK İÇİN BASİT ÇÖZÜMLER

Anne baba olarak, hepimizin en büyük amacı çocuğumuzun özel yeteneklerini geliştirmektir.

1. Çocuğunuza amacına yönelik seçenekler önerin ve kendi başına bir seçim yapması için cesaretlendirin.

Örnek: Ödevini bitirmesi gerekiyorsa, "Ödevini bitirmek için on dakika mı yoksa on beş dakika mı gerekli? " ya da;

"Ödevini ne zaman bitirmek istiyorsun: okuldan gelince mi, yoksa yemekten sonra mı? Böylece arkadaşın oynamaya gelebilir."

Bu tür sorular, seçeneği çocuğa bırakarak, yapacağı işler üzerinde bir miktar kontrol edinmesini sağlayacaktır.

2. Olumlu sonuçlar istiyorsanız olumlu yaklaşımlarda bulunun.

"Benimle bu tonda konuşma !" demeyin, ama onun yerine "Bu konuyu bana daha kibar davranacağın bir zamana erteleyelim." demeyi deneyin.

"Benimle münakaşa edemezsin" demek yerine, "Bu konuyu kavgamız bittiği zaman tartışmayı tercih ederim." deyin.

"Buraya bak!" yerine "Beni dinlediğine emin olduğun zaman tekrar başlayacağım."demelisiniz.

Konuştuğunuz dil olumlu olursa onun da tavrı olumlu olacaktır. Çocuğunuzun, sesinizin tonunu ve mimiklerinizi kolayca anladığını aklınızdan çıkarmamalısınız. Onunla cevap vermesini istediğiniz tonda konuşmalısınız, davranışlarındaki değişikliği hemen fark edeceksiniz.

3. Sorun yaşanan durumlarda, kısa dönem unutkanlığın üstesinden gelebilmek için "hatırlatıcı" ipuçları kullanın.

Örneğin; Başkalarına bağırıp, vurduğunda, "Kendini kontrol edebildiğini bana gösterdiğin zaman ne istediğini konuşabiliriz."

4. Değişiklik yaşanacağı zaman, çocuğunuzu önceden uyarmayı unutmamalısınız. Dikkat Eksikliği Sendromu olan bir çocuk, dikkatini bir aktiviteden bir başkasına vermesi gerektiği zaman; kaybolmuşluk, endişe ve aşırı uyarılma duyguları yaşar. Değişiklik yaşanan bu zamanlar dikkatle ele alınmalıdır.

Örneğin; Ertesi gün okul gideceği günlerin akşamında, 20:30'da yatakta olmasını istiyorsanız, 20:15'de "Sana kitap okuyabilmem için, on beş dakika içinde dişini fırçalayıp yatağa girmelisin."

Sabahları hazırlanıp, vaktinde kapıdan çıkabilmesi için ona bir tekerleme öğretebilirsiniz, örneğin; "İki, dört, altı, sekiz çanta, öğle yemeği, ödev ve bekle...." Dikkat Eksikliği Sendromu olan çocukların çoğu müziğe çok yatkındır ve melodileri kolayca öğrenirler, ya da;

Evde yapması gereken işler basamak basamak yazılarak bir yere asabilirsiniz.

5. Soğukkanlılığınızı kaybetmemelisiniz. Herkesin sabrının bir sınırı vardır, kendinize bir destek bulun.

Dikkat Eksikliği Sendromu olan çocukların en iyi dinledikleri konuşma tarzı "öylesine" yapılmış sohbetlerdir. Öfkenizi gösterdiğiniz anda aynı tarzda bir tepki görürsünüz ve bu da sevimsiz kavgalara yol açar. Çevrelerindeki uyarılara çok açık olmaları, sizin ruh halinizi hemen "yakalamalarına" ve aynı şekilde size karşılık vermelerine neden olacaktır.

6. Kafasını taktığı ya da gereğinden fazla tekrarladığı hareketler konusunda, sizinle konuşmasının normal olduğunu ona aşılamaya çalışmalısınız. Bu hareketler, çocuk yorgun olduğu zamanlarda had safhaya ulaşacaktır. Böyle anlarda rahatlamasını sağlamak için çeşitli yöntemler denemelisiniz.

7. Fiziksel yan etmenlere önem vermelisiniz. Araştırmalar, ruhen mutlu olmanın iyi beslenme ve yeterli sporla münkün olduğunu ispatlamaktadırlar. Bu etmenler özellikle Dikkat Eksikliği olan çocuklarda büyük önem taşımaktadır. Karbonhidratlı yiyeceklere alışkanlık derecesinde bağımlılık gösteren çocuklar, spor aktiviteleri ile hiperaktiviteye yol açan baskılardan arınırlar. Ancak takım sporlarına katılmak, Dikkat Eksikliği Sendromu olan çocuklar için nredeyse olanaksızdır; bu yüzden kişisel yapılan sporlar, örneğin; ip atlamak, koşmak ya da bisiklete binmek önerilmelidir.

Bütün bunlara ek olarak, aklınızdan çıkarmamanız gereken en önemli nokta; kendi kendinize iyi davranmazsanız, çocuğunuza da iyi davranamayacağınızdır. Kendinizi iyi bir ebeveyn olamadığınızı düşünerek asla suçlamayın. Yaptığınız işin, dünyadaki en zor ve stresli işlerden biri olduğunu unutmayın. Yetişkin hayatlarında başarılı olmuş pek çok insanın çocukluklarında Dikkat Eksikliği Sendromu olduğunu daima hatırınızda tutun ve sevginiz ve inancınızla, çocuğunuzun ilginç ve mutlu bir insan olabilmesi için tüm becerilerini kullanabilmesine yardımcı olmaya çalışın.

.

« Önceki ::